Önce Hastalığı Sonra İlacı Pazarlıyorlar

Aslında kimyagerlere hazırlatılan ilaçları kullanmayan ve karşı olan biri olarak, ilaçların hiç kullanılmaması gerektiğini, buna karşın herşeyin doğru beslenme, doğru yaşam ve doğal tedaviyle halledilebileceğine inanıyorum. Aşağıdaki yazı birkaç durumda ilaç kullanmayı öneriyor olsa da söylediği diğer şeyler bakımından dikkate değer.hastalıklar ve ilaçları, hastalık tedavileri, ilaç türleri

Televizyon, araba, elbise veya cep telefonu gibi ürünlerin markalaştırılarak, insanların bunlara sahip oldukları takdirde mutlu olacağına dönük pazarlama tekniklerine aşinayız. Ancak uydurma hastalıklar üzerinden ilaçları markalaştıran ilaç tröstlerinin sömürülerinden pek haberdar değildik.

Avustralyalı Ray Moynihan ve Kanadalı Alan Cassels tarafından yazılan Satılık Hastalıklar kitabı işte tam bu konuyu işliyor.

Nuriye Akman’ın, kitabın çevirisine önsöz yazan Yard. Doç. Erol Ergüler ile yaptığı röportaj, bu zamana kadar üzerine gidilmemiş bu tıp skandalını değişik boyutları ile irdeliyor. Dr. Ergüler, 500 milyar dolarlık sağlık sektöründe dönen dolapları, insanların nasıl hastalık hastası haline getirildiğini, dikkat eksikliği sendromu, kemik erimesi, yüksek kolesterol gibi verilerin nasıl gerçekliğinden kopartılarak uydurma hastalıklar haline getirildiğini anlatıyor. Reçetelere ilaç markalarının yazılmasının çok büyük hata olduğunu kaydeden Ergüler, İngiltere’deki gibi doktorların jenerik ilaç ismini yazması gerektiğini ifade ediyor.

Bayramda bir kitap okudum, beni altüst etti. Adı: Satılık Hastalıklar. Avustralyalı Ray Moynihan ve Kanadalı Alan Cassels tarafından yazılmış, Hayy Kitap basmış.
Büyük ilaç tröstlerinin sağlıklı insanlara ilaç satmak üzere geliştirdikleri pazarlama taktiklerini, doktorlara yönelik manipülasyonları, tıp kongrelerinin, sağlık otoritesi kabul edilen kurumların ilaç üreticileriyle çıkar ilişkilerini, kolesterol, yüksek tansiyon gibi bazı risk faktörlerinin başlı başına birer hastalık olarak markalaştırıldığını, bunun dışında yepyeni hastalıklar “icat” edildiğini, vücudun doğal süreçlerinin medya marifetiyle derhal ilaç kullanılması gereken durumlar olarak kodlanıp korku tellallığı yapıldığını, ilaçların yan etkilerinin gizlendiğini, ilaçlara bağlı ölümler nedeniyle devam eden davaları… Daha neleri neleri… 500 milyar dolarlık cirosuyla dünyanın üçüncü en büyük sektöründe dönen dolaplar tabii ki bir söyleşiyle anlaşılmaz. Ama ben kendi payıma düşeni yapmak istedim. Kitaba önsöz yazan Yard. Doç Dr. Erol Ergüler’le konuşmak üzere Marmara Nükleer Tıp Grubu’nun Nişantaşı’ndaki ofisine gittim. Kitapta konu; yüksek tansiyon, depresyon, yüksek kolesterol, menopoz, sosyal anksiyete, dikkat eksikliği sendromu, osteoporoz, irritabl bağırsak sendromu, regl öncesi disforik bozukluk rahatsızlıkları çerçevesinde anlatılıyor. Bence herkesin okuması gereken bir kitap. Dr. Ergüler’in önsöz yazısında belirttiği gibi umarım ortak bilinç denizinde pozitif dalgalanmalar yaratır. Özellikle kolesterol düşürdüğü iddia edilen bazı gıda reklamlarının yasaklanmasına rağmen hâlâ televizyon kanallarında döndüğü şu günlerde…

Satılık Hastalıklar’ı okuyuncaya kadar ‘hastalık markalaştırma sanatı’ diye bir sanattan, ilaç üretiminin çoğunlukla sağlıklı insanları avlamaya yönelik olduğundan haberdar değildim. Sağlıklı ile hasta olanı ayıran sınır ne kadar geniş çizilirse potansiyel hasta pazarı da o kadar büyük oluyormuş meğer…

Hastalık nedir, ilaç nedir? Onun tarifini yapmazsak konu tam olarak algılanmaz. Hastalık hali insanın doğal yaşantısında olmayan, patolojik diye nitelendirdiğimiz, günlük hareketleri, sosyal ilişkileri, fiziksel ve mental durumunu olumsuz yönde değiştirici bir haldir. Normalde bunları değiştirmeyen bir duruma hastalık adını veremezsin. Modern tıpta hastalık halinin tespiti çoğunlukla kimyasal testlerle yapıldığı için bazı rakamsal sınırlamaları, bu testleri yapan cihazları geliştiren, bu testlerde kullanılan malzemeleri üretenler koyuyor.

Benim kolesterol ve hormon seviyemin normal mi anormal mi olduğunu tıbbi cihaz ve ilaç üreticisi belirliyorsa, satışlarını artırmak için hastalık tellallığı yapması da çok kolay o zaman.

Kolesterol bizim olmazsa olmazımız, bizim kendi yakıtımızdır. Ama bu düşük olunca da, yüksek seviyeye çıkınca da bazı riskleri içerir. Kolesterol düzeyi biraz yükselmiş olan insan, aynı zamanda sigara içiyorsa, hareketsizse, günlük jimnastiğini yapmıyorsa, aynı zamanda bu kişi beslenmeyi bilmiyorsa riskler artar. Bütün bunları aynı zamanda yapabilmek gerekiyor. Yani kardeşim sen yürüyüşünü yaptın mı, beslenme düzenini buna göre koydun mu, sigaranı bıraktın mı? Ha bundan sonra da şu ilacını da kullandın mı? Bu insanı sadece ilaca para verebilecek biri gibi görüp, diğer destekleri koymazsanız o zaman işte art niyetli baktığınız ortaya çıkar. Siz kolesterol seviyesinin normalden düşük olmasının zararı hakkında bir şey duydunuz mu?

Onu duymadım; ama Türkiye’de “ilaç reklamı serbest olsun” diye derin kulisler yapanları duydum…

Asıl sorun bu işte. Bazı ülkelerde çok rahatlıkla ilaç reklamı yapılabiliyor. Doktorun hiçbir tavsiyesi olmadan sadece ilaç firmasının “Nuriye Hanım bu ilacı kullanırsanız, günlük yaşantınızdaki şu şu olumsuz belirtiler yok olacaktır. Bu ilacı alın siz” şeklinde, doktoru bile by-pass ederek ilaç reklamı yapan ülkeler var. Türkiye’nin bu konuda duyarlı olması; ilacın, hastalık teşhisini koyan hekim tarafından yazılması lazım. Üstelik marka olarak da değil jenerik ilaç olarak, yani etken maddesinin belirtilmesi, yazılması lazım. Bazı global şirketler, Türkiye’de ilaçlar reçetesiz olarak marketlerde ya da internetten satılsın diyor. Ben işte falanca kişiye distribütörlük vereceğim. O da bir web sitesi kursun. Evde o da satsın diyorlar. Bir bu yönden dayatma var; bir de reçeteye ilacın marka adını yazmayın, sadece jenerik ilaç yazın diyenler var. Burada kim kazanacak ya da kimin etkisi altına girileceği sorusuna cevap vermek lazım. İlaç firmaları, fütursuzca reklam yapabiliyorsa hastalığın sınırlarının çizilmesinde otorite haline gelmiş demektir. Türkiye’de hiç değilse reklama izin verilmemesi gerekiyor.

Ve biz aynı etkinliğe sahip olan bir ilacı 1 liraya alma imkanımız varken 10 lira öderiz.

O bir liralık ilacı satmak için bir grup oluşmuş, on liralık ilacı satmak için de başka bir grup oluşmuştur. Bunların her biri bizim ilacımızı kullansınlar diye kendine göre farklı bir tanıtım zincirine girerek farklı bir çekim alanı oluşturmaya çalışacaklardır. Buna müsaade ettiğiniz zaman, her ülkedeki yasalar ölçüsünde o gruplar o pistte danslarını şekilleyecekler. Biri tango yapacak, biri vals yapacak, diğeri harmandalı oynayacaktır.

Doktorların ikna sürecinde, eşleriyle birlikte dünya seyahatleri, beş yıldızlı otellerde ilaç tanıtımları yapılacaktır mesela…

Bir bilimsel kongrenin düzenlemesinde kimler sponsor olur noktasına geldiğinizde giriniz internet sitelerine hepsinin ilaç devleri olduğunu görürsünüz. Kongrelerin yüksek kayıt ücretleri vardır. Hekimlerin maaşlarına kadar varan! Durumu böylece kabullenir, bir hekimin eşiyle birlikte yılda birkaç kongreye katılımını gerekli görürsek, biz de o manipülasyonun parçası olmuşuzdur. Tabipler Birliği’nin önerisi; bilimsel toplantılarda hiçbir zaman sektördeki ilaç ve cihaz firmaları sponsor olarak kabul edilmez. Her kuruluş, her dernek kendi yağıyla kavrularak bu organizasyonları yapmak durumundadır. Kongre ücretleri makul seviyede olmalıdır. Bilimsel toplantıda lüks eğlence neden olsun? Ama pratikte böyle olmuyor. Tabipler Birliği’nin önerisi duymazlıktan geliniyor. Çünkü yasal olarak ellerinde güç yok. Etik olarak kuralları belirliyor. Uyan uysun diyor. Yetkisi az. Kurumsal yaptırımlar söz konusu değil. Tavsiye niteliğinde olduğu için tabip odaları bu konuda daha öteye gidemiyor.

Yaşlılar için kemik erimesi bir hastalık değildir.

Gelelim yaşlı kadınların kemik vücut değerlerinin otuz yaş kadınına göre kıyaslanıp, durumlarının hastalık addedilmesine. Yaşlıların kemik erimesi tehlikesine karşı ilaç alması fikri beynimize bir kez yerleşirse pazarın ne kadar büyüyebileceğini düşünebiliyor musunuz? Buna Türkiye’nin bütçesi yeter mi?

Yetmez tabii. Emekliler böyle bir pazarın zaten oluşmuş olduğunu bilmiyor mu? Kabul günlerinde bile benim kemik erimem için, kolesterolüm için, romatizmam, tansiyonum için ilacım şu kadar kaldı. Haftaya doktora vitaminlerle beraber yazdıracağım demiyorlar mı?

Kemik dansitometresi kemik erimesini direkt olarak göstermez. İdrarda ve kanda bazı maddeler de ölçülür. Bunlara göre kemik erimesinin miktarı uzman muayenesiyle tayin edilir. Bu yapılmadan sadece kemik dansitometresine göre bir sonuca ulaşılmamalı. Kemik dansitometresi bir ülkede yapılır, değişik ülkelere satılır. Kemik yoğunluğu her ırkta ve bölgede farklı değerlerde olur, normali bölgelere göre değişebilir. Tek bir normal değer ortaya koyarsanız ve bu ölçüyü dar tutarsanız etrafınızdaki çoğu insana kemik erimesi hastalığı etiketi yapıştırılır. Zaten yaşlılıkta kemik yoğunluğu azalmak zorunda.

Kemik erimesi aslında yaşlıyı hafifleştirerek hayatını mı kolaylaştırıyor yani?..

Yaşlı bir insanın hafif olması lazım. Yaşlı bir insan ağır olursa zaten doğal olarak hareket kabiliyeti zorlanır. Kırık riski yüksek kişiler ilaç kullanmalı, kemiğim güçlensin diye herkes kullanmamalı. Kalsiyumun azlığı nasıl bir hastalıksa, fazlalığı da aynı şekilde bir hastalık. Doğal bir döngüdür kemik erimesi, bir hastalık değildir. Kemiğin kırılacak noktaya kadar gelmesi kötü beslenme ile de ilgili.

Birçok insan kalsiyum hapları peşinde koşuyor.

Kalsiyum hapları peşinde koşuyorsun da senin yediğin peynir, yoğurt, süte ne oldu? Onlar üvey evlat değil. Üvey kalsiyum diye bir şey yok. Burada işte büyük kitlelere empozeler, insan sağlığına uygun olmayan bilinçsiz reklamlar, tanıtımlar, yönlendirmeler… Yasal boşluklar var. Tabipler Birliği’nin sözü dinlense ya da jenerik ilaç yazılsa bunları tartışmamıza belki gerek kalmayacak. Ama böyle boşluklar olduğu zaman herkes kendi senaryosunu yazıp kendi filmini çekiyor. O nedenle kemik erimesini önleyici ilaçları, gerçekten, patolojik olarak kemik erimesi olan kişilerin kullanması gerekir. Hasta olup olmadığını bilmeden, sadece benim yaşım geldi, menopoza girdim, kemik erimem başlamıştır, ben bu ilaca mahkumum şeklinde bir düşünce oluşuyorsa kişi büyük yanılgıdadır.

EROL ERGÜLER

1983’te Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Nükleer tıp ihtisası yaptı. Halen radyonüklid teşhis ve tedaviler konusunda faaliyet gösteren Dr. Ergüler, yaklaşık 10 yıldır tamamlayıcı doğal tıp konularında (ayurvedik tedavi, meditasyon, bitkisel tedavi, hipnoterapi gibi) çalışmalarını sürdürüyor. Türkiye Nükleer Tıp Derneği, Avrupa Nükleer Tıp Derneği, Tıbbi Hipnoz Derneği üyesidir.

Diğer sitemizi de ziyaret edebilirsiniz: http://www.zeniebottle.com/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir